• Tolga Şirin

Anayasa Sözcüğünün Türkçedeki Kısa Tarihi



Bugün sıklıkla kullandığımız anayasa sözcüğü, Türkçede ilk kullanıldığı andan beri, kural olarak, hukuksal ve normatif bir anlam taşır. Bunda, sözcüğün içinde “yasa” sözcüğünün geçmesinin payı var kuşkusuz. Zaten bu nedenledir ki Türkiye’deki hukuk fakültelerinde öğrencilere “anayasa sözcüğünün en az iki anlamı vardır ve bu anlamlardan biri hukukla doğrudan ilgili değildir” dendiğinde ve özellikle Carl Schmitt'e göndermeyle "ampirik anayasalcılık" anlatılmaya çalışıldığında, öğrenciler bunu anlamakta güçlük çeker. Akıllarına “nasıl olur da içinde ‘yasa’ olan bir sözcük hukukun dışında da bir anlam da taşıyabilir?” gibi haklı sorular dolaşır. Bu, Türkçeye özgü bir meseledir.

Oysa Batı’da durum böyle değildir. Örneğin İngilizce ve Fransızcada constitution, İspanyolcada constitución, Portekizcede constituição, İtalyancada costituzione dediğinizde, sözcük yapısı itibarıyla sadece hukuksal tını içeren bir şey söylemiş olmazsınız.

Sözcüğün, bu dillerin hepsinin öyle ya da böyle dayandığı dil olan Latincedeki etimolojik kökeni constitutio şeklindedir. Bu sözcüğün -com eki ve -sta ekinden türediği söylenmektedir. “- Com” eki veya Latincedeki arkaik şekliyle -cum eki, birlikte kullanıldığı sözcüğe “birlikte, beraber” anlamı vermektedir ve zaman içinde -con şeklinde benzeşmiştir. -Sta eki ise köken itibarıyla “durmak, kurmak, sağlamlaştırmak” gibi anlamlar taşımaktadır. -Sta eki zaman içinde statuare şeklinde isimleşmiştir ve kurmak fiilinin isim hâli olarak “kurum”/”oluşum” anlamı kazanmıştır. (Batı dillerindeki devlet sözcüğünün -state, Staat, etat, estad, stato- de köken bilimsel temelinde aynı ek bulunur. Türkçede de kullanılan gelen Pakistan, Afganistan, Kazakistan gibi devlet isimlerinde de bu “-sta” ekine rastlanmaktadır.). [1]

15’inci yüzyıldan itibaren -con eki ve statuare sözcüğünün sentezi olarak “birlikte kurmak/oluşturmak” anlamına gelen constitute fiili, İngilizce literatürde kendisine genişleyerek yer bulmuştur. Bu fiilin isimleşmiş hâli constitution olmuştur. Buradan bakıldığında, Türkçede “anayasa” şeklinde ifade ettiğimiz sözcüğün Batı dillerindeki tınısı, eski Türkçede “teşkilat” (şekillendirilmiş olan) veya modern Türkçede “kurum” veya “oluşum” sözcüğüne karşılık gelir gibidir. Hatta constitution sözcüğündeki “birliktelik” öğesi de dikkate alındığında, aslında birebir çeviri yapılacak olursa constitution sözcüğü için pekâlâ “kuruşum” gibi bir sözcük türetilebilirdi.

“Kuruşum”a benzer tınısı olan constitution sözcüğü, zaman içinde liberal bağlamda hukuksal bir metni de imlemiştir; fakat sözcüğün zihinlerdeki ilk yankısı, sadece hukuksal olmamaktadır. Bu nedenledir ki Latin kökenli dillerle verilen ders kitaplarında constitution sözcüğünün anlamı üzerinde uzun uzadıya durulur. Bizdeki ders kitapları da bu dillerden esinlendiği için anayasa sözcüğünün aslında hukuksal bir anlam taşıdığı anlatılır. Oysa Türkçede anayasa dendiğinde zaten hukuksal tını içeren bir sözcük kullanılmaktadır. Bu nedenle de öğrencilere veya okuyuculara “anayasa” sözcüğünün hukuksal bir anlam taşıdığını anlatmaya kalkmak bazen biraz garip kaçmaktadır.

Bu nottan sonra şimdi sözcüğün Türkçedeki öyküsüne geçelim.

***

Osmanlı Devleti zamanında yürürlükte bir “anayasa” bulunuyorsa da bu metin “anayasa” olarak adlandırılmamıştır. Hangi Avrupa anayasalarından esinlenilerek hazırlandığı ve adlandırıldığı konusunda netlik bulunmayan Osmanlı Anayasası’nın adı “Kanun-ı Esasi”dir.[2] Osmanlı anayasa öğretisinde, constitution sözcüğünün Türkçeye çevrilişinde bu sözcüğün tercih edilmesinin yerindeliği sorgulanmışsa da kavram, yaygın kabule gönderme yapılarak benimsenmiştir.[3]

Türkiye Devleti’nin kurucu anayasaları olan 1921 Anayasası ve sonra 1924 Anayasası döneminde "Kanun-i Esasi"nin yerini “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” almıştır. Bu başkalaşma, dönemin kendine özgü koşullarının gereğidir. Şöyle ki; Osmanlı Devleti’nin topraklarının işgal edilmesinden sonra, Anadolu’daki “millî mücadele hareketi”nin ilk iddialarından biri, saltanatı ve hilafeti kurtaracaklarıydı.[4] Bununla birlikte, hareketin liderinin “millî sır” olarak ifade ettiği üzere, uzun erimli amaç, saltanatın ve hilafetin kaldırılması ve yepyeni bir cumhuriyetin kurulmasıydı.[5] Ne var ki; söz konusu bağlamda bu sırrın açıkça ileri sürülmesi tehlikeliydi. Bu gizli gündemin, hareketin içindeki farklı unsurların zihinlerde oluşmamasını isteyenler, ayrı bir “Kanun-i Esasi” yapar görünmek istememişlerdi.[6] Bu çerçevede, 1921 metnine “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” adı verilmişti. Bu kullanım, 1924 Anayasası döneminde de aynen sürdürüldü.

1924 Anayasası'nın yürürlüğe girmesinden bir süre sonra, “Jön Türk” hareketinin öteden beri sürdürdüğü “dilde reform” tartışmasına hız kazandırılmış; önce 1928 yılında, bugün dahi Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyecek olan “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkında Kanun” kabul edilerek Latin harflerine geçilmiş, ardından gerçekleştirilen dil devrimi uyarınca Türkçenin yabancı dillerden arındırılması için sistemli ve resmî bir çabaya girişilmiştir.[7] Bu çerçevede 1932 yılında Türk Dil Kurumu kurulmuş ve bu tarihten itibaren çok sayıda yabancı sözcüğün yerine Türkçe yeni sözcükler üretilmiş veya keşfedilmiştir.[8] İşte tam olarak bu dönemde, “teşkilat-ı esasiye” kavramının yerine “anayasa” (bazen de “ana yasa” şeklinde yazılır) sözcüğü kullanmaya başlanmıştır. (Yasa sözcüğünün keşfine yönelik olarak bkz.).

Bu kullanıma öncelikle ulusal basında rastlanmaktadır. Örnek vermek gerekirse; Cumhuriyet Gazetesi'nin 1932 tarihli bir sayısında “Reich adı verilen Alman devleti, bu anayasanın ifadesidir”[9] şeklinde içerik taşıyan bir habere rastlanmaktadır. Bu kullanım izleyen yıllarda da sürmüş, hatta parlamento da karşılık bulmuştur. Örneğin 1937 yılında TBMM’de, CHP’nin altı umdesinin Anayasa’ya eklenmesiyle ilgili tartışmada söz alan Refet Bele “ana yasanın değişmesi meselesinde biz reylerimizi verirken, kanaatlerimizi tam olarak edinmeli ve ona göre reylerimizi vermeliyiz (…) anayasa bir mecelle haline sokulamaz”[10] diyerek o gün için resmî adı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu olan metni “anayasa” şeklinde adlandırmıştır. Bu adlandırma, sonraki yıllarda farklı vekiller tarafından da kullanılmıştır.[11]

Anayasa sözcüğü, 1930’lı yıllarda, “teşkilat-ı esasiye” sözcüğüyle birlikte kullanılsa da özellikle 1940’lı yılların başından itibaren bu sözcüğün kullanımına karşı çıkanlar görülür olmuştur. Örneğin Fuat Köprülü, 2 Nisan 1942’de Anayasa hakkında bir hükûmet sorusuna verdiği cevapta “Yasa gibi, ancak Moğol istilâsından sonra meydana çıkan tarihi bir ıstılâhın ana teşkilat kânûnumuza ad olması da ne kadar doğrudur bilmiyorum” diyerek bu sözcüğün kullanımı doğru bulmadığını ifade etmiştir.[12] Ne var ki; söz konusu tartışma devam ederken, izleyen yıllarda öztürkçeçi bir adım daha atılmış ve Teşkilat-ı Esasiye, 1945’te “mana ve kavramda bir değişiklik yapılmaksızın Türkçeleştirilmiş”tir.[13]

Bu süreçten sonra çok partili hayata geçilmesi ve Demokrat Parti’nin (DP) tek başına yönetimi ele geçirmesi üzerine, 1952 yılında, artık DP’nin kurucu üyesi sıfatını taşıyan Fuat Köprülü, 203 arkadaşıyla birlikte, Anayasa’daki “yapay dilden” tekrar “yaşayan dil”e dönülmesi gerekliliği gerekçesiyle bir anayasa değişikliği önergesi sunmuştur. Bu önergede Anayasa’daki öztürkçe sözcüklerin büyük bir kısmı Osmanlıca karşılıklarıyla değiştirilmiştir; fakat işin ilginç yanı, değişiklik önergesinde bu defa “teşkilat-ı esasiye” sözcüğü yerine “anayasa” sözcüğünün korunması gerektiği ifade edilmiştir.[14] Ancak daha sonra başkaca DP milletvekilleri, 1945 metnini bütünüyle yürürlükten kaldırıp 1924 metnine geri dönmeyi teklif etmiştir. Anayasa Komisyonu, Köprülü’nün ayrıntılı önergesine nazaran toptancı bir “çözüm” getiren bu yeni önergeyi kolaylıkla benimsemiş ve 1945 yılına kadar yapılan beş değişiklik ile birlikte eski metne dolayısıyla da eski dile dönüş kabul edilmiştir. [15] 1952 yılında Anayasa, tekrardan “Teşkilat-ı Esasiye” adını almıştır.

Demokrat Parti yönetimine karşı gerçekleştirilen 27 Mayıs harekâtından sonra hazırlanan metin ise doğal olarak müdahalenin arka planındaki siyasal güdülenmeye koşut olarak “anayasa” şeklinde adlandırılmıştır. 1960’lı ve 1970’li yıllarda iyice benimsenen anayasa sözcüğüne, kimileri tarafından “dil devrimini sona erdiren darbe” olarak tanımlanan 12 Eylül darbesinin önde gelen özneleri ve bilim kurulu da karışmamış, her ne kadar yeniden “Esas Teşkilat Kanunu” ifadesinin kullanılmasını öneren danışma meclisi üyeleri olmuşsa da[16], hazırlanan taslaklarda ve yürürlüğe giren metinde “anayasa” sözcüğü benimsenmiştir.

Bugün, bazı ayrıksı ve uç görüşler bir tarafa bırakılacak olursa, “anayasa” sözcüğün kullanımına karşı çıkan yok gibidir. Yani dil devrimi uyarınca üretilen bu sözcüğün mayası tutmuştur.

DİPNOTLAR

* Gönderme yapmak için şu künye kullanılabilir: Tolga Şirin, Anayasa Sözcüğünün Türkçedeki Kısa Tarihi, www.tolgasirin.com/single-post/anayasa-sozcugu-tarihi

* Resim, William Etty'nin "Sirenler ve Ulysses" adlı 1837 tarihli tablosundan alınmıştır.

[1] Bütün köken bilimsel açıklamalar için bkz. https://www.etymonline.com/

[2] Bu konuda tartışmalar için bkz. Coşkun Üçok, “1876 Anayasasının Kaynakları”, Türk Parlâmentoculuğunun İlk Yüzyılı: 1876–1976, (Siyasi İlimler Türk Derneği, 1976). Öğretideki farklı görüşlerin derlemesi için bkz. Selda Kaya Kılıç, “Kanun-ı Esasinin İlanı”, Devlet, S. 485, 2016.

Yeni bir araştırma, Kanun-ı Esasi’nin 1867 tarihli Avusturya Anayasası ile büyük ölçüde benzerlik taşıdığını ileri sürmektedir. Bkz. Aylin Koçunyan, Negotiating the Ottoman Constitution: 1839-1876, (Paris: Peeters, 2018), ss. 267 vd.

[3] Bu sorgulamalar ve esas" sözcüğü yerine "fondamental" sözcüğünün daha uygun olacağı görüşü için bkz. Babanzâde İsmail Hakkı, Hukuk- ı Esasiye, Fernaz Balcıoğlu/Ayça Büşte Balcıoğlu (çev.), (İstanbul: Erguvani yay., 2017).

[4] Örn. Sivas Kongresinde alınan kararlardan biri, saltanatın ve hilafet makamlarının korunması için millî güçlerin etkin, millî iradenin egemen kılınmasının esas olduğu yönündeydi. Bu karar, bir yandan hareketin amacının saltanat ve hilafeti korumak olduğunu söylüyor ama diğer yandan millî egemenliği bu makamlara göre daha üstün bir konuma taşıyordu. Buna benzer pragmatik ve akılcıl adımlara, farklı dönemeçlerde rastlanmaktadır.

[5] Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’taki “… ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim” ifadelerinden hareketle Osmanlı Devleti’nden sonraki tüm devrim ve inkılapların Atatürk’ün İstiklal savaşından çok öncesinde tasarlandığı savı “Millî Sır Teorisi” olarak adlandırılır. Bu teoriye yönelik eleştirel bir analiz için bkz. Taha Parla, Türkiye'de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları: Atatürk'ün Nutuk'u, C. 1, (İstanbul: Deniz Yay., 2017).

[6] Mümtaz Soysal, Anayasa’nın Anlamı, (Ankara: Gerçek Yay., 1987).

[7] Doğan Avcıoğlu’na göre “Latin harflerinin kabulü düşünülmüş, Enver Paşa, eski yazının çeşitli biçimlerde okunmasını engellemek amacıyla Arap harflerine bağlı kalmakla birlikte bir 'harf inkılâbı'nı Ordu'da uygulamıştır. Tanin gazetesi, bir sütununu yeni usule göre dizdirmiştir. İsmet Paşa, hatıralarında, savaşta karışıklık yaratır gerekçesiyle harf inkılâbını durdurttuğunu yazmaktadır.”

İttihat ve Terakki döneminde toplum yaşamının birçok alanında, Cumhuriyet'ten sonra, köklü biçimde gerçekleştirilecek olan reformların ilk örnekleri verilmiştir. Bkz. Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni: Dün, Bugün, Yarın, (İstanbul: Tekin Yay., 1996), s. 278.

Dil reformunun eleştirel analizi için ise bkz. Geoffrey Lewis, Trajik Başarı: Türk Dil Reformu, çev. Mehmet Fatih Uslu (çev.), (İstanbul: Çeviribilim Yay., 2016).

[8] Dil devriminin anlamı, bu konuda büyük katkılar sunan Nurullah Ataç tarafından şöyle dile getirilmiştir: “Dil, bir uygarlık olayıdır. Bir uygarlığın kurduğu dil, başka bir uygarlığın düşündüklerini söyleyemez, yetmez onu söylemeye. Bir ulus uygarlığını değiştirdi mi, dilini de değiştirmek zorundadır.” Bkz. 9 Kasım 1951 tarihli Ulus Gazetesi. Nurullah Ataç’ın Türkçeye görkemli katkılarını anlamak için mutlaka bkz. Yılmaz Çoban, Ataç'ın Sözcükleri, (Ankara: TDK Yay., 1963).

[9] Cumhuriyet Gazetesi, 10 Haziran 1932

[10] TBMM Zabıt Ceridesi, 5. Dönem, 16. Cilt, 33. Birleşim, s. 69.

[11] Örn. 1942 yılında TBMM’de, milletvekili olma koşullarıyla ile ilgili olarak sürdürülen bir tartışmada Kazım Karabekir “Mebus intihabında beyan edilmiş olan kayıtlar arasında meselâ; Cumhuriyetçi olmak, milliyetçi olmak, halkçı olmak, devletçi olmak vesair vasıflar var mı? Yok amma anayasanın, ana maddesi bize bu altı umdeyi emrediyor. Bizim iddiamız da bu umdeye istinat ederek milliyetçilik vasfının ihmale uğramamasıdır.” şeklinde bir açıklamada bulunmuştur. Bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, 6. Dönem, 29. Cilt, 17. Birleşim, s. 99.

[12] Nihad Sami Banarlı, Türkçenin Sırları, (İstanbul: Kubbealtı Neşriyat, 2017).

[13] 10 Ocak 195 tarihli ve 4695 sayılı değişiklik kanunu için bkz. 15 Ocak 1945 tarihli Resmî Gazete, S. 5905.

[14] Cem Eroğul, önergenin 102’nci maddesinde “anakanun” sözcüğünün kullanılmış olmasına dikkat çekmektedir. Bkz. Cem Eroğul, “Anayasa ve Tüze Dilinin Türkçeleştirilmesi”, AÜSBF Dergisi: Prof.Dr. Yılmaz Günal'a Armağan, C. 49, S. 3-4, 1994, s. 137.

[15] 24 Aralık 1952 tarih ve 5997 sayılı değişiklik kanunu için bkz. 31 Aralık 1952 tarihli Resmî Gazete, S. 8297.

[16] Osman Selim Kocahanoğlu, Gerekçeli ve Açıklamalı Anayasa, İstanbul: Temel Yay., 1993, s. 594.

#anayasasözcüğü #kavramlartarihi #etimoloji #kanuniesasi #teşkilatıesasiye #öztürkçecilik

520 görüntüleme

Telefon/Faks

T: 216 349 84 00

F: 216 338 77 10 
 

  • facebook
  • Twitter Clean
  • w-googleplus

Sosyal Medya Takip:

 

© 2014 by Tolga Şirin