• Tolga Şirin

İnsan Haklarına Saygı İlkesi, Kant ve “Sosyal Medya/Duruşma Destekleri”

En son güncellendiği tarih: 5 Kas 2019



Türkiye’de son yıllarda artan sayıda kişi keyfî tutuklamalara maruz kalıyor. Çok sayıda gazeteci, akademisyen, parlamenter ve farklı çevrelerden düşünce insanı, düşüncelerinden ötürü yargılanıyor, hatta özgürlüklerinden yoksun bırakılıyor. Öyle ki bu tür davalar, bir süredir “yargısal taciz” boyutuna ulaşmış durumda.  Demokratik kitle örgütleri, haklı olarak mahkeme önlerinde basın açıklamaları yapıyor, kendilerine “aktivist” diyen kişiler, bu davaları yakından takip ediyor. Bu davaların duruşmalarını takip etmek, sadece yargılamanın aleniliği ilkesinin bir gereği değil, bir tür siyasal katılım anlamı kazanıyor. Sözde adalet dağıtması için inşa edilen mahkeme binaları, böylelikle kamusal bir itiraz mekânına dönüşüyor ve adeta (cenazesi olan kişilerle dayanışmaya olanağı sağlayan taziye evlerine benzer şekilde) birer dayanışma mekânı hâlini alıyor.


Bu dayanışmanın toplumsallaşması, yeni dönemin yüzeysel ama etkili haberleşme aracı sosyal medya yoluyla mümkün oldu. Türkiye gibi ülkelerde Twitter, Facebook gibi çok uluslu şirketlerin internet siteleri ve programlarından müteşekkil "sosyal medya", bu bağlamda, böylesi duruşmalarda olan bitenin gazetecilere özgü haber yarışı yapma edasıyla aktarıldığı bir mecraya dönüştü. İnsanlar, politik nedenlerle yargılanan ve aynı zamanda sevdikleri, sempati duydukları ve arkadaşlık hislerini paylaştıkları kişilerle dayanışıyor. Bu dayanışma yapılırken de bazen mağdurların ne kadar iyi, dürüst, başarılı ve sevilen biri olduğuna vurgu yapıyorlar. “Tweet”ler kolayca sadece tek bir tuşa basılarak “retweet”leniyor. Böylece pek de zahmete katlanmadan hem haksızlığa karşı "durmuş gibi” olmak hem de vicdanlar rahatlatmak mümkün hâle geliyor.


Bu "klavye muhalifliği" özel ve ayrı bir tartışma konusu. Niyetim bunun üzerinde durmak değil. Ben sözünü ettiğim dayanışmanın, öyle veya böyle, ihlal mağdurları bakımından değerli ve insani bir anlam taşıdığını düşünüyorum. Ancak beni rahatsız eden, meselenin bir başka yönü. Bu toplulukçu tepkilerin, “sevilmeyen", "sempati duyulmayan" ve “öteki" olarak görülenlerle ilgili olduğunda başkalaşması, “dayanışmanın” cılızlaşması… 


Kuşkusuz, kimse kimseyle dayanışmak zorunda değil. Kimse, siyasal olarak hoşlanmadığı kişilerin kötü durumunu hissetmek mecburiyeti de taşımıyor. Bundan dolayı kimse kimseyi suçlayamaz. Zaten dayanışma, sübjektiflik barındırır. Kişiye ve eyleme dayalıdır ve araçsaldır. Fakat işin içine "insan hakları” terminolojisi girdiğinde durum biraz farklıdır. İnsan haklarına saygı, bir ilke olarak, kişiden ve eylemden bağımsızdır ve amaçsaldır. Kötü, dürüst olmayan, başarısız ve çoğunlukça sevilmeyen kişilerin hakları, kişisel tercihlerle ilgili bir mesele değildir. İnsan haklarına saygı ilkesi, sübjektif tercihlerin ötesinde objektif bir değer getirir. 


Özellikle, sevilmeyen ve popüler olmayanların yalnızlığı karşısında bu ayrımın yapılmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle belki unutulmuştur diye düşünerek, Anayasa hukuku derslerimde kullandığım "insan haklarına saygı ilkesi" hakkındaki ders notlarımın bir kısmını burada paylaşma gereği duyuyorum.


***


İnsan hakları ile devletler arasındaki ilişkide devletlere düşen üç tür yükümlülük olduğu söylenir: Saygı gösterme, koruma ve yerine getirme.[1] Birçok insan hakları metninde karşılaşılan bu yükümlülüklerden “saygı gösterme”, diğer yükümlülüklerin de temelidir. Bu hükümlülük, 1982 Anayasası’nın 2’nci maddesinde de kendisine yer bulmuştur:


“Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına saygılı (…) bir devlettir.”


Bu maddede geçen “insan haklarına saygılı” ifadesi, ne anlama geliyor? Acaba buradaki saygı, yolda karşılaştığımız birine “merhaba” deyip geçip gitmek gibi bir saygı mıdır? Bazı yazarlara göre evet böyledir. Örneğin Mümtaz Soysal, Anayasa’daki bu ifadenin böyle bir anlam taşıdığını, 12 Eylül cuntasının ve anayasacılarının 1961 Anayasası’nda yer alan “insan haklarına dayanan” deyiminin gücünü zayıflatmak için böyle bir kavram ikame ettiklerini söyler.[2] Fakat kimi yazarlar, mesela Kemal Gözler, buna katılmaz, “dayanan” deyimi ile “saygılı” deyimi arasında özü itibarıyla bir farkın olmadığını dile getirir.[3] Bu tartışma, 2001 yılında Anayasa’nın 14’üncü maddesine ayrıca “insan haklarına dayanan” kalıbını da eklendiği için artık anlamını yitirmiş gibidir. Gelgelelim mesele bu tür bir sözel ihtilafla sınırlı değildir. “İnsan haklarına saygı” deyimi, aslında kökleri, Aydınlanma’nın dünyevi ahlak felsefesi tartışmalarına kadar uzanan ve bu nedenle Immanuel Kant’tan ayrı kavranamayacak bir ilkeyi anlatır.


İnsan haklarına saygı ilkesine, bu arka planı göz ardı ederek anlam veremeyiz.


***


Immanuel Kant, Aydınlanma Çağı'nın gelişmesinde belirleyici düşünürlerden biridir ve ahlak felsefesi üzerine geliştirdiği teorileriyle tanınır. Anlaşılır olmak pahasına basitleştirerek diyebiliriz ki Kant’ı Kant yapan şeylerden biri, döneminin önde gelen faydacı düşünürlerinden ahlakın kaynaklarına dair tespitleri uyarınca ayrılmasıdır. Faydacılara göre bir insan davranışlarını haz ve acı duyguları tarafından belirlenir. İnsanlar hazzı arar ve acıdan kaçar. Bu duygular, bizim mutlak efendilerimizdir. Yapıyor veya yapacak olduğumuz şeylere karar verirken, biz insanları bu duygular yönetir. Dolayısıyla bir davranışın ahlaken doğru olup olmadığı belirlenirken, o davranışın toplam mutluluğu ne kadar arttırılacağına da bakılması gerekir. Başka bir deyişle adaleti tanımlamanın ve yapılması gereken doğru şeye karar vermenin yolu, toplumun toplam mutluğunu maksimize edecek şeyi istemektir.[4]


Kant’ın ahlak anlayışı ise bu mantığı kökten reddeder. Ona göre, sahip olduğumuz arzulardan herhangi bir ahlak ilkesi türetmeye çalışmak, ahlak üzerine düşünmek için doğru bir yol değildir. Bir eylemin bizim hoşumuza gitmesi ve bize haz vermesi o eylemi doğru kılmaz. Tersten ifade edecek olursak; bir kişiden hep beraber nefret ediyor olmamız, o kişiye yapılan davranışın ahlaki değeriyle ilgili bir mesele değildir. Çünkü ahlak, (sayıları kaç olursa olsun) insanların arzuları, istekleri ve belli bir süre zarfında geçerli olan tercihleri gibi ampirik varsayımlara dayanmaz. Sayısal çoğunluğun duygularına dayanan bir ahlak, bize doğru ve yanlışı ayırt etmeyi değil, olsa olsa daha iyi hesaplama yapmayı öğretir. Bir davranışı ahlaken doğru kılan şey, bu davranışın insanın evrenselleştirilebilen içsel bir yasaya dayanarak aldığı özerk bir kararla uyumlu olmasıdır. Gelenekler, toplumsal beklentiler, kişisel tecrübelerimiz ve hatta kendi biyolojimiz (örn. arzularımız ve hırslarımız) gibi bize dayatılan yasalara göre hareket etmemiz, (söz konusu davranışın sonuçları olumlu bile olsa), davranışımızın ahlaken doğru olmasını garantilemez. Çünkü dışsal yasalara dayalı eylemde bulunmak, pekâlâ pencereden aşağı atılan ve fizik yasaları uyarınca aşağıya düşen bir taş için de geçerlidir. Hazzı takip edip acıdan kaçmak, pekâlâ bir avcı tarafından yaralanan, bu nedenle süratle kaçan ve sonra susayıp biyoloji yasaları uyarınca dere kenarında su içen bir ceylan için de geçerlidir. Ancak insan, taştan ve ceylandan farklı olarak düşündüğünü düşünebilir, içsel ve özerk bir karar alabilir ve bu kararın getirdiği ödevlere göre eyleyebilir. Zira insan, akıl (ve potansiyelinin) sahibidir. Bu nedenle de kıymetli ve saygıdeğer kabul edilir.[5]

Yinelersek, insan davranışlarını ahlaka uygun kılan şey, akıl yoluyla yapılan tartımla güdülenmiş olmasıdır. İşte bu nedenlerden ötürü Kant’a göre rasyonel bir varlık olarak insan, göreceli bir değere sahip sayılmamalı, hatta mutlak bir değere sahip görülmelidir. İnsanın saygıdeğer olması, onun kendinde amaç olmasını da beraberinde getirir. Bu nedenlerledir ki insan, bu veya şu irade tarafından keyfî olarak kullanılabilecek bir araç kılınamaz. Bu bağlamda insanların kim olduklarının veya nasıl bir hayat sürdüklerinin hiçbir önemi yoktur.[6]


(…)


Bir faydacı için insan hakları, uzun vadede herkesin durumunu iyileştirecek ve faydayı çoğaltacak bir değer olduğu için savunulabilir bir şeydir. Gelgelelim, böyle bir insan hakları anlayışı, hakların sahiplerinin kim olduklarıyla ve nasıl bir yaşam sürdükleriyle ilgilenir. Ayrıca bu bakış, bazı riskleri barındırır. Çoğunluğun faydasına olacaksa, bazı insanların haklarından vazgeçmesi veya mahrum bırakılması söz konusu olabilir. Yani faydacı bir perspektiften insan hakları, evrensel bir anlam taşımaz. Buna karşılık, ödev temelli bakış açısı bunu reddeder. İnsanın sadece insan olması (yani kim olduğu ve nasıl bir yaşam sürdüğünden ayrı olarak) onu saygıdeğer kılar ve araç kılınmasına engel olur. Örneğin bir insana yalan söylediğimizde -bu yalandan milyonlarca kişi yararlanacak ve mutlu hâle gelecek bile olsa- o insanı ulaşmak istediğimiz bir sonuç için araç kılmış oluruz. Bu nedenle bu tutumumuz, ahlaken doğru değildir.


(…)


Kant’ın bu yaklaşımının izlerine, çağdaş insan hakları hukukunda da rastlanmaktadır. Örneğin İnsan Hakları Sözleşmesine göre bir yerde saatli bombanın bulunduğunu bildiğimiz bir senaryoda dahi bombayı koyduğundan kuşkulandığımız insana işkence yapamayız.[7] Bombacı şüphelisine işkence yapılmadığı için toplumun bir kısmının zarar görme olasılığı, işkence davranışının ahlaksal olup olmamasından ayrı bir meseledir. Zira ahlaki yönden doğru davranış, hazzı garanti etmez ve sonuçlarla ilgili değildir. Buna benzer bir örnek, Alman Anayasa Mahkemesinin önündeki bir davada da görülmüştür. Anayasallığı tartışılan konu, 11 Eylül terör saldırılarından sonra çıkarılan Hava Güvenliği Yasası’dır. Bu Yasa'ya göre bir kamikaze terör saldırı için bir yolcu uçağının kaçırılması durumunda, güvenlik güçleri, uçağı havaya uçurabilecektir. Alman Anayasa Mahkemesi, bu sorunu, uçaktaki insanların yaşamı ile uçağın saldıracağı yerdeki insanların yaşamı arasında bir matematik hesabına sokarak çözmemiştir. Mahkeme, konuyu, revize edilmiş ama özü itibarıyla Kantçı bir perspektiften ele alarak, hiçbir insanın yaşamının, başka insanların yaşamlarının korunması amacıyla bile olsa araç hâline getirilemeyeceği, böyle bir araçsallaştırmanın insan haysiyetine ve vazgeçilemez nitelikteki haklara aykırı olduğu sonucuna ulaşmıştır.[8] Örnekleri farklı bağlamlarda çeşitlendirebiliriz. Bir insandan nefret ediyor olabiliriz, fakat bu o insanı nedensiz yere hapsetmeyi veya zararsız fikirlerinden dolayı hapsetmeyi haklı kılmaz. Toplumun büyük bir kısmının o fikirden rahatsız olması, kırılması, mutsuz hâle gelmesi ve provoke olması veya toplumun çoğunluğunun bu müdahalelerden fayda sağlıyor olması da durumu değiştirmez.[9] Bir düşünceyi benimsemeyebiliriz, fakat bir insanın düşüncesinden dolayı hapsedilmesine karşı çıkmalıyız vs...


(…)


Toparlamak ve vurgulamak gerekirse, insanın kendinde bir amaç olarak saygıdeğer bir varlık olması, o insanın, kim olduğundan, nasıl bir geçmişe sahip olup ne kadar erdemli olduğundan da bağımsız bir değerdir. İnsan haysiyeti, bu gibi sübjektif yargılardan ayrı bir yerde, özerk bir değer taşır. Bu değer, insanların kim olduklarına bağlı olan dayanışma, sempati, sevgi gibi ortaklık kurma duygularından farklıdır. Kuşkusuz, bu duygular biz insanları birbirimize yaklaştırır ve kıymetlidir. (…) Fakat bunlar bağımlı değerlerdir ve çoğu kez iyi hissetmenin, yani kişinin açık veya zımni bir faydasının aracıdırlar. Oysa insan haklarına saygı, hiçbir fayda getirmese ve hoşumuza gitmese bile geçerli olan ve bağımsız bir değerdir.


[1] Henry Shue, Basic Rights: Subsistence, Affluence and US Foreign Policy, (Princeton: Princeton University Press, 1980).

[2] Mümtaz Soysal, “İnsan Hakları Açısından Temel Hak ve Özgürlüklerin Niteliği”, Anayasa Yargısı, C. 3, 1987, s. 48.

[3] Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, (Bursa: Ekin Yay., 2000), s. 121.

[4] Jeremy Bentham, Introduction to Principles of Morals and Legislation, (London: CreateSpace Independent Publishing Platform, 2006). Türkçede: Jeremy Bentham, Ahlak ve Yasama İlkeleri, Ömer Saruhanlıoğlu/Uğur Kaşif Boyacı (çev.), (İstanbul: Litera, 2017).

[5] Günümüzdeki bilimsel gelişmeler, insanın dışındaki hayvanlar konusunda yeniden düşünmemizi zorunlu kılmıştır. Aydınlanma akılcılığının aşılmasını savunan çevre ve hayvan özgürlüğü hareketi, bu düşünce yapısının aşılmasına öncüdür. Ayrıca yapay zekâ teknolojisi de bu tartışmanın yeni bir boyutudur. Bu fikirleri dışlamıyoruz, fakat aydınlanma geleneğine de sahip çıkıyoruz.

[6] Bu görüşler için bkz. Immanuel Kant, Grundlegung zur Metaphysik der Sitten, (Stuttgart: Reclam Verlag, 1986). Türkçede Immanuel Kant, Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, (çev. Ioanna Kuçuradi), (İstanbul: Türkiye Felsefe Kurumu, 2009).

[7] İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 3’nci maddesi işkence yasağını mutlak bir dille kaleme almıştır. Bu nedenle de işkence yasağı “mutlak bir hak” olarak dile getirilmektedir.

[8] BVerfGE 115, 118. Alternatif faydacı bir perspektiften bkz. Alexander Steinforth, “Ethik im Katastrophenfall. Utilitaristische Betrachtungen am Beispiel der Luftsicherheitsgesetzproblematik"

[9] Handyside v. Birleşik Krallık, ECtHR, 5493/72, 07/12/1976.

#Kant#insanhaklarınasaygılıdevlet#insanhaklarınasaygı#Bentham#faydacılık#Havagüvenliğiyasası#saatlibombasenaryosu

437 görüntüleme

Telefon/Faks

T: 216 349 84 00

F: 216 338 77 10 
 

  • facebook
  • Twitter Clean
  • w-googleplus

Sosyal Medya Takip:

 

© 2014 by Tolga Şirin